08 Haziran 2009 Pazartesi

A Lament for Our Fathers


Bir zamanlar, bir evren varmış. Bu evrende de bir gezegen varmış. Bu gezegenin üstünde bir zamanlar hiçbirşey yokmuş. Fakat, bir şekilde bu gezegenin üstünde bir takım organizmalar ortaya çıkmaya başlamış. Bu organizmaların bir kısmı hareket etmeye başlamış, bir kısmı hareketsiz kalmış. Yürüyen organizmalar çeşitlenmiş, değişmiş, isimlenmiş. Bir kısmı güçlenmiş, bir kısmı diğerlerinin güçlenmesiyle zayıflamış. "İnsan" demiş bir kısmı kendine. En güçlü onlar olmuş, diğerlerine "hayvan" demişler. Tek bir ismin onlar gibi kutsal bir organizmaya yakışmadığını düşünmüşler. Tek tek isimlendirmeye başlamışlar kendilerini.

Tek başına yaşamanın zor olduğunu anlayıp, komünleşmeye başlamışlar. Güçlendikçe, güçlenmişler. Öldürmeyi, hayatta kalma saymışlar, öldürdükçe, öldürmüşler. "Kötü"yü "iyi" bellemişler. Kötü yapmışlar, iyi demişler. Büyüdükçe, büyümüşler. Ulus olmuşlar, devlet olmuşlar. Ama, iyi olmamışlar. Güçsüzü ezmeyi, güçlüyü övmeyi iyi saymışlar. Bunu yapmışlar.

Düşünmeyi keşfetmişler bir zamandan sonra. Başlarındakiler, ihtiyaçlarının olmadığını düşünmüşler, bu dünyada, ona. Düşünmeyi unutturmuşlar, silmişler evrenden. Ya da öyle sanmışlar. Evrende bir avuç insan başlamış düşünmeye. Gizli gizli düşünmeye, bu kutsal şeyi evlatlarına aktarmaya karar vermişler. Hiç çoğalamamışlar, hep azalmışlar. Bir avuç insan düşünebilmiş hep, nesiller boyu.

2000'li yıllara gelmiş bu nesil. Hâlâ bir avuçlarmış. İnsanlığa değil de, kendilerine acımışlar.

08 Mayıs 2009 Cuma

Untitled #2




sıradan birgün, okul yolu. yağmurun altında özgürlüğü tadarcasına yıkanmış yollarda değişik bir koku, yağmurdan değil. dün orada olmayan, olduğunu hissettirmeyen bir koku. bugün için ortaya çıkmış olamaz, sıradan birgün olduğuna inanarak çıktım yola. varlığını daha fazla hissetmeden, hızlı adımlarla uzaklaştım oradan. bazı şeyleri bana hatırlatacak olması korkusuyla, aklımdan sildim o kokuyu, inanmak istemedim, inandıramadım kendimi.

ertesi gün, biraz daha sıradışıydı. aynı kokuydu burnumun deliklerine dolan, onunla yüzleşmeden hergün burun deliklerimi meşgul edecekti, belliki. o gün çektim, bütün kokuyu burun deliklerimden içeri, o gün girdim zaman/mekanın çıkış kapısına, bir daha çıkmamak üzere, o gün terkettim son 3 yılda yaptıklarımı. artık hissetmek yoktu, sadece düşünmek vardı. düşüncenin kapısından çıkacağım günü beklemeye başladım, gelecekti, biliyordum.

02 Mayıs 2009 Cumartesi

Untitled #1


ayaklarımın altında bir hissizlik, bir uyuşma, bir sonsuzluk... ağzımda metalik bir tat... burnumda toprağımsı bir koku... kulağımda sessiz bir ses... hiçbirşeyin içindeyim, herşeyin içindeyim... herşey önümde, hiçbirşey yok... sonsuzda bir ışık görünüyor, aslında yok.

gözlerimi açtım, böyle bir rüyaydı gördüğüm, aslında görmediğim; hissettiğim, duyduğum, kokladığım, adeta içinde yaşadığım, tüm ruhumla soluduğum; asla bitmemesini istediğim. olmadı bu da diğerleri gibi bitti. hiçbir farkı yoktu aslen, bittiğinde içeriğinin bir önemi kalmıyordu. çünkü; "bitiyordu."

23 Nisan 2009 Perşembe

The Sound of Muzak


11 Nisan 2009 Cumartesi

take what you don't take (2x)seriously



ace en son yazdığım yazıya yorum yapınca, tarihine bakmak aklıma geldi ve "8 Mart"ı gördüm. aslında önemli bir tarih değil ama, başlat menümün sağ alt köşesindeki "11 Nisan"ı görünce, ister istemez önemli bir hale geldi. çünkü, yazmayalı 1 ay 3 gün olmuştu. blogspot'tan maaşımı almayı da beklemediğime göre, birşeyler yazmanın zamanı gelmiş de, geçiyor.

müzik dinlemeyi seviyoruz. dünya'daki insanların %95'ine sorulduğunda, hobilerinin arasında "müzik dinlemek" cevabı alınabilir sanırım. çünkü, dünya'ya gelmiş gelebilecek en büyük buluşlardan müzik. insanların konuşmalarındaki ritmi yakaladığından itibaren geri dönülmez bir yola girdiklerini düşünüyorum.

yine %95 meselesine dönersek, bunun iyi birşey olduğunu düşünenler varsa, hemen bu yazının yorum butonuma bana karşı çıkmak için koşabilir. bu kesinlikle iyi birşey değil. müzik -ama gerçekten müzik- yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bu blogu okuyan herkesin bildiğini varsayıyorum. tabii "ismail yk'nın tek parçalık albümü çıktı" gibisinden bir yazıyı gördüğünüzde ciddiye almayacağınızı da varsayıyorum.(alırsanız sizin sorumluluğunuzda)

müziğin yapılırken ki zorluğu yanında, dinlemesi de gerçekten büyük bir sorumluluk istiyor. sorumluluk değil de tam olarak, hakkının vererek dinlenmesi gerekiyor. gerçekten sanat eseri olan müziklerin belli bir işi yaparken arkada belirsiz bir tını gibi akıp gitmesine gerçekten içim acıyor desem yeridir. daha sonra da, bu kimliği belirsiz kişiye "x parçasını dinledin mi lan?" diye sorulduğunda, "dinlemem mi kanka süper!" diye bir yanıt almanız durumun vahimiyetini katlıyor.

dediğim odur ki; bir parça dinleyin hakkını vererek dinleyin. ayrıca, orjinal albümler almaya çalışın. yoksa belli bir süre sonra, dinleyecek müzik dahi bulamayabiliriz.

not #1: yazıyı öyle ruhsuz bir halde yazdım ki, bundan daha iyisi olabilirdi.
not #2: apple'dan reklam parası aldım logoyu kullanmak için, merak etmeyin.

08 Mart 2009 Pazar

Oh, Snap.

Şu okula gitmeme saniyelerle sayılacak kadar az kalan vakitte bunu yazmadan gitmek istemedim.

Milli Eğitim Bakanlığımız blogger'a erişimi de engellemiş, neden acaba? Acaba ilkokula giden birinin bu yazıyı okuyup, "neler oluyor?" demesinden korktuğu için mi? Mümkün.

07 Mart 2009 Cumartesi

Coming, Coming... Gone.


Bazen hayatın hızı beni gerçekten şaşırtıyor. Şöyle geçmişi düşündüğümde saniyelik flashback'ler beni büyük düşüncelere sevk ediyor. Düşünürken de aynı olayı yaşamam ise başka bir düşünceye ve oradan başka bir düşünceye... Böyle bir kısır döngüde düşüncelerimi dökmem gereken bir yer olması gerekiyor. Bazen yerdeki bir taş oluyor bu, bazen bir duvar, bazense hiç biryer olmuyor ve o zaman ne olduğu belli olmayan hayaller, baş ağrıları ve metafizik bütün vücudumu etki altına alıyor.

Bundan 5-6 sene önce sadece yüzünü bir kere gördüğünüz birini tekrar gördüğünüzde ve o gözler dışında bütün dış görünüşün değiştiğini gördüğünüzde ne hissedersiniz? Ben ruhun, akılın, hafızanın sabitliğini hissettim. Öyle içeride değişmeden duran birşeylerin olduğunu bilmek güven verdi bana. Dış görünüşün aksine hep içeride, size özel ve tamamen kişisel birşeyler...

Dışınıza verdiğiniz ilgiyi içe vermelisiniz bence. O zaman gerçek mutluluğun yumuşak tenine değebilirsiniz belki.